E
19 Ocak 2011 Çarşamba
6 Ocak 2011 Perşembe
jüri2_erdem tüzün+mihriban duman
10 Aralık 2010 Cuma
9'inci hafta sunumu Torkan Borna/Mahsa Safaei
27 Kasım 2010 Cumartesi
500kelime_erdem tüzün+mihriban duman
Metropolü kentten ayıran, (ya da kent tanımının bir sonraki aşamasına taşıyan) heterojen yapısıdır. İçinde barındırdığı çok kültürlülük vasıtası ile metropol -çoğunlukla homojen yapılı- kentten daha da yoğun bir birikim çeşitliliğine sahiptir. Bu demek olur ki metropol, biriken ve yok olmayan bilginin barındığı en aşkın kenttir.
Heterojen yapısı ile içinde çeşitli kümeleri yaşatan metropolün kendisi de aynı zamanda bir düzenin alt kümesidir. Görünürde, söz konusu kümeleşme fiziksel sınırlar ile çerçevelenmektedir:
metropol > …………… > konut
evren > galaksi > dünya > kıta > ülke > metropol > mahalle > konut > oda
………. >……… > avrupa birliği > ülke > metropol > kapalı site > konut >………
Yer, mekan tanımlamalarında çoklukla sınırlara başvurulması tesadüf değildir. Bahsedilen sınırların oluşması mahremiyet, savunma gibi türlü tinsel, fiziksel sebeplerle süregelmiştir. Fiziksel sınırlar, kümelerin konumlarını algılamada son derece etkili iken, bugün bilginin aktarılmasında pasif durumdadır. Bu yargı metropol hayatı için de geçerlidir. Metropol yaşantısında herkes özel, tanımlı bölgelerine sahiptir, bir başka deyişle bu bölgeleri yaratma imkanı bulmuş/elde etmiştir. Ancak, her türlü kaosa açık metropolde yaratılmış bu sınırlar geçilemez, ulaşılamaz değildir. Fiziksel sınırlardan çok öznel tercihler ve algılar sonucu ortaya çıkan sınırlar göz önünde bulundurulmalıdır.
Kent algıya ve öznelliğe bağlı sınırlar ile didiklenmektedir. Bu öznellik ve algı ile her metropol insanı, kent yaşantısı boyunca farklı zaman dilimlerinde farklı yerlerde bulunur. Söz konusu farklı zaman – mekan konumlanmaları kent içinde çizilmiş planlı ya da plansız rotalardır. Her bir rota diğerleri ile sürekli kesişir. Bu kesişimler metropol yaşamına ait birikmiş bilginin zaman ve mekan bağlamlı aktarımını sağlar. Yani rotalar metropole ait tüm bilgilerin kayıtlı olduğu, metropolün sürekliliğini sağlayan, kaybolmaması gereken hayati önem teşkil eden verilerdir.
Konutun başlangıçta belirtilen “biriktirmek” eylemindeki ve devamında bu noktaya kadar bahsedilen süreçteki yeri ve önemi bahsedilen rotaların başlangıç ve bitiş noktası olmasıdır. Bir konut kullanıcı sayısı aracılığı ile bir veya birkaç rotayı (gündelik birikim dizisini) başlatır ve bitirir. Yani konutlar, belirli zaman aralıkları ile bilgileri depolayan küçük kasalardır.
Ancak dikkat edilmesi gereken durum bu kasaların kilitsiz olmaları gerekliliğidir. Konutun bu olaydaki önemi yalnızca bu süreçleri başlatıp bitirmesinden kaynaklanmamaktadır. Çünkü metropolün niteliklerinin kalıcılığı için aktarımın, kesişmelerin asla duraksamaması gerekmektedir. Bu devinim için yalnızca duraksamamak da yeterli değildir, eylem sırasında elde edilen çeşitliliğin kaybolmaması da en az süreklilik kadar önemlidir. Bu da ancak paylaşım ile gerçekleşebilir. Bu paylaşımın işlerliği farklı konut tipolojileri üzerinden irdelenecektir.
mihriban duman 502101088
erdem tüzün 502101051
24 Kasım 2010 Çarşamba
23 Kasım 2010 Salı
500.Özgür Gültekin.Ayşe Şahin
İnsanın benliğinin ve bu benliğe bağlı olarak tanımladığı varoluşsal mekanın ortak merkezinde, barınma kavramı yer alır. Barınma kavramının bu merkezi durumu; mimari mekanın üretilmesi sürecinde, “konut”u insan yaşantısının merkezi yapar. Temelden yaşamla konut arasında kurulan bu bağ; konuta ilişkin yapılacak her türlü değerlendirmede, yaşamı şekillendiren parametrelerin dikkatle incelenmesini gerektirir.
TOPLUMSAL YAŞAM___KENTSEL KONUT
Kentlerin günümüzdeki durumu değerlendirilerek, konut ve yaşam arasındaki bu ilişki “kent” ölçeğine aktarıldığında, insanların ilişkideki yerini topluluklar, kitleler alır. Dolayısıyla kentsel konut üretiminde belirleyici olan, toplumların yaşamlarıdır. Bu üretime ilişkin sorunlar da, öncelikle toplumsal yaşamın sorunlarıdır ve konuttan önce yaşam üzerinden incelenmelidir.
Yeni bir kentsel konut modeli uygulamasında; yapısal bileşenlerden oluşan doku, toplumsal yaşamın parametrelerinin sisteme dahil olmasıyla birlikte çeşitli şekillerde deforme olmaya başlar. Bu deformasyon, mekanla insanın iletişim kurmasının yöntemidir ve bu iletişimden doğan ilişkiler modele -dolayısıyla kente- kimlik kazandırır, onu tanımlar.
Süreç içerisinde toplumsal yaşam; yeni kavramların ortaya çıkışı, yeni gelişmelerin, değişmelerin yaşanması ve yönetimlerin bu durumlar karşısında takındığı tutuma bağlı olarak değişir. Yaşamın bu şekilde, sürekli bir devinim içerisinde olduğu söylenebilir. Bu nedenle dünün yaşamının gereksinimlerine uygun olarak üretilmiş olan konutlar, bugünün yeni ihtiyaçlarına cevap veremeyebilir. İşte bu durumda değişen toplumsal yaşam, deformasyonların aşırılaşmasını önlemek adına; “yeni konut modelleri” üretimini ve eski konut modellerinin günün yaşam koşullarına uyum sağlayabilmesi için “dönüşüm projeleriyle” desteklenmesini gerektirir.
İSTANBUL___YENİ KENTSEL KONUT MODELLERİ / DÖNÜŞÜM PROJELERİ
İstanbul; kökeni 1945-50’lere kadar uzanan, küresel politik ve ekonomik dinamiklerin yerel politikaya dahil olmaya başlamasıyla birlikte oluşan göç dalgalarına ve buna bağlı olarak ortaya çıkan konut ihtiyacına paralel bir dizi değişim geçirmiştir. 50’lerde nüfusu yaklaşık 950 bin olan şehir; 1980’de 2.7 milyon, 1985’de 5.5 milyon, 2000’de 8.8 milyon ve 2010’da ise 12.7 milyon nüfusa ulaşmıştır. Bu süreçte, zaman zaman ortaya çıkan geçmişin konutuyla günün yaşantısı arasındaki gerilim, bugün kentsel konutla iligili sözü edilen pek çok problemi açıklamakta ve uzun yıllardır bitmek bilmeyen konut üretimine rasyonellik kazandırmaktadır.
Şehrin bu durumunun bilincinde olarak; “yeni kentsel konut modelleri” üzerinde çalışmak, geçmişte olduğu gibi mevcut konutlara ilişkin problemleri görmezden gelmeye devam etmeye devam edeceğinden ve nüfusun sadece çok küçük bir kesmine hitap edeceğinden, bu derece büyük bir kentin kentsel konuta ilişkin problemlerini değerlendirmekte yetersiz kalacaktır. Ayrıca yeni modellerin sahip olduğu ticari kimlik, modelin, çözmeyi hedeflediğinden daha da fazla probleme yaratmasına da yol açabilmektedir.
Yeni modellerin aksine “dönüşüm projeleri” mevcut konut dokusu üzerinde çalışmayı gerektirdiğinden ilk anda problemlere bir çözüm getirebilecekmiş gibi gözüksede; nüfusu 12.7 milyona ulaşmış bir kentin konuta ilişkin problemlerine etkin bir çözüm olmak için fazlasıyla geç başvurulmuş bir yöntemdir. Bu duruma ek olarak bu tip projeler, kimseyi yerinden etmeden, mevcut mekanları günümüz ihtiyaçlarına cevap verebilecek seviyeye getiriceği yerde; aksine birer yerinden etme ve yeniden sahiplendirme süreçlerine dönüşmüş, ticarileşmiştir.
Tüm bunlara ek olarak yeni üretilecek modellerin ve dönüşüm projelerinin, mevcut konut dokusuyla kamusal mekanda kuracağı ilişkiden doğabilecek sorunlar da, kendini duvarların veya güvenlik görevlilerinin arkasına saklayan uygulamalara dönüşmelerine neden olabilir.
KAMUSAL MEKANDA BAŞLAYAN SÜREÇ
Yeni modellere ve dönüşüm projelerine ilişkin bu gibi olumsuzluklardan bahsedilebilecek, 12.7 milyon insanın yaşadığı İstanbul’da, kentsel konuta ilişkin en temel problem mevcutta var olan ve toplumsal yaşantının bugününe uyum sağlayamayan konut stoğunun değerlendirilmesi noktasında yoğunlaşmaktadır. Günlük yaşam, insanları kamusal mekanlardan git gide daha da koparmakta ve bu durum insanları gün geçtikçe evlerine hapsetmektedir. Geçmişin konutlarının bu gibi bir kullanıma ayak uyduramaması, maddi durumu nispeten iyi insanları yeni konut alanlarına doğru yönlendirmekte ve bu harekette sürekli yeni konut üretimini tetiklemektedir.
Bu doğrultuda merkezi konut olan ve yollarla kente,kamusal alana doğru genişleyen bir varoluşsal mekan kurgusu üzerinden, kamusal mekan kullanımı pratiği elde edilmesinin, mevcut konut stoğu üzerinde olumlu bir etki yaratması ihtimali değerlendirilebilir. Uygun şartlar sağlanırsa, kamusal mekandan başlayıp, konut yakın çevresine ve konuta doğru bir iyileşme öngörülebilir.
İŞTE ANCAK O İNSANLAR “FARK ETMEZ” DİYEREK, BİR SINIFIN VEYA BİR GRUBUN AİDİYET İŞARETLERİNİ TAŞIMAYAN KONUTLARA GİRİP OTURMAYA BAŞLIYORLAR. Arredamento Mimarlık 2010/11.... İhsan Bilgin
BURADA, “ÖZEL HİÇBİR ŞEY YOKTUR, BENİM EVİM DIŞINDA TABİ, BAŞKA BİR YER YOK... HİÇBİR YER YOK”. Kent İçinde Yürümek....De Carteau, M
Özgür Gültekin / Ayşe Şahin
metin: gülşah.aykaç-ipek.kay-a.nil.şensu
MTS PROJE1.2010güz-gülşah.aykaç-ipek.kay-a.nil.şensu
Hegemonya toplumsal bireyin eylemleri/eylemsizlikleri üzerinden kendini tekrar tekrar kurgulayan bir sistemdir. Bireyin hegemonyaya kendini bırakması da tekrarlı biçimde kendini üreten bir durumdur. Gündelik yaşantının kurgusu bu üretim araçlarındandır. Bireyin kent içinde “kimlikli” olarak varolma şekillerine bakıldığında mülkiyetin izleri görülmektedir. Oy vermek veya herhangi bir bürokratik işlem için ikame ispatı belgelerine ihtiyaç duyulması bunun örneklerindendir. Mülkiyet sahibi olmanın bireyin fiziksel veya duyusal ihtiyaçlarının karşılandığı bir mekanda rahat edebilmekten çok öte bir anlamı vardır. Mülkiyet ve sabitlik, bireyin bugünün olağan yaşantısında edindiği alışkanlıklar ve güvenlik mekanizmalarıdır.
Kentsel konut, kent içinde konumlandığı yere göre pahası değişen ve mülkiyet olgusunun içinde sıkışıp kalan “ev” olarak tanımlanabilir. Başka deyişle; ev, otoritenin paha ve mülkiyet yolu ile meşrulaştırdığı politik bir araçtır. Bu araç aile için üretilir ve böylelikle toplumsal düzenin çekirdeği kabul edilen evlilik ve aile kurumunun bir yaşantıya dönüşmesi sağlanır. Bu durum konut tipolojisini katı bir şekilde sınırlarken bireyi de ikamet ettiği sürece kabul edilen kültürel bir düzenin içine sokar. Konutun ne olduğu üzerinde düşünmek istediğimiz zaman konutun ne olmadığından da yola çıkabiliriz. “Konut”, “yurt” değildir, “hapishane” değildir, “hastane” değildir. Tüm bu mekanlar uzun süreli ikamet mekanları olmalarına rağmen, bizim için “konut” tanımına giremezler. Bunun sebebi bireyin alışkanlık edindiği mülkiyet mekanizması dışında kendini tanımlayamaz hale gelmesi midir? Eğer öyleyse, hegemonyayı mekanizmalarından biri olan mülkiyetin sınırlarını kırarak bireysel varoluşu yeniden tanımlayabilir miyiz?
Bu soru ilk olarak doğrudan hegemonyaya müdahale etmek ve bir yarın kurgusu oluşturma denemesi ile irdelendi. Ev-iş-yol üçlü dinamiğindeki yol bileşeninin kentte eritilmesi, politik olarak nasıl kurgulanır sorusu soruldu. Yeni bir hegemonik düzen kurulup bireylere işlerine yakın bir sabit hacim verildiğinde, metropol başka bir otoritenin kurgusu haline dönüşür. Neo-liberal olarak kelimeleştirdiğimiz, ekonomik ve politik durumun kentlere kattığı bazı artı değerler ve farklı dinamikler vardır. Yeni bir hegemonik düzen, kenti konut, konutu sadece bir mahremiyet hacmi yapmayı becerebilse dahi, dinamik bir İstanbul’u üretemeyecektir.
Bir başka adım, bir takım mantık haritalamaları yaparak; bütüncül ilişkilendirmeler yapmak ve kendi konut, iş ve yol deneyimlerimiz üzerinden bulunduğumuz mekanlarda hegemonyanın ve bedenin özgür etkisini analiz etmek oldu. Bireyin hareket haritasında kesişim alanları ve köprü mekanlar ile karşılaşma olasılığının fazla olduğu istasyon mekanlar vardır. Köprü mekanlara örnek olarak ulaşım araçları, istasyon mekanlara örnek olarak ise okul ve en çok gidilen kafe verilebilir.
Konut aynı zamanda sabit bir noktayı da tanımlamaktadır. Sabit noktalar olmaksızın egosantrik ve temassız bireyler olmak çok olasıdır (Norberg-Schulz). Evsizleri ele aldığımızda onların mülkiyete ait olma durumuyla kendilerini tanımlamadıklarını görüyoruz. Evsiz kente ait olan kişidir, kenti mesken edinendir ve bedenini kente ait uygun noktalara geçici olarak yerleştirerek var olabilendir. Egosantrikleşmemiş fakat mülkiyetin tanımını da parçalayabilen bireyler nasıl bir kent düzeninde var olabilir?
Konut politikasının bağlı olduğu ulusal ve küresel etkiler, kültürel düzenin içinde olmanın yanısıra bedenin manipulanduma dönüşmesine neden olur. Kumanda edilen beden, ev-iş-yol üçgeninde hareket eder. Hareket ederken evden yola, yoldan işe ve tam tersi eklemlenmeler yaşar. Temas, üretim alanları ve aidiyet yaratılan alanlar çok azdır. Bunun yerine çoğunlukla, zaman algısı kurgulanmış bir yaşantı ve yol deneyimi egemendir. Bedeni manipulanduma dönüştüren hegemonyanın mülkiyet olarak algılanan kentsel konutunun katı sınırları kente dağıtılabilir mi?
Hegemonya, mekanizmalarıyla işlerlik kazanmaktadır. Bunlar okul-diploma, iş-maaş, ev-mülkiyet, yol-durak gibi düğüm noktalarıyla bireyi düzene sokmaktadır. Bu mekanizmalar arasındaki “yol”u mekanlaştırarak bireyin bedenine esneklik kazandırmak mümkün müdür? Bedenimizin kent içindeki haritalamasını yaptığımız zaman belli noktaların transit geçiş noktası (örneğin vapur iskelesi), belli noktaların ise istasyon, yani dağılım noktası (örneğin Taşkışla) olduğunu gördük. Hareket halinde olma biçimiyle birey kendi kentini tanımlamaktadır. Birey başka hareket biçimleriyle kenti ve konutu yeniden tanımlayabilir mi? Bu hegemonyanın parçalanması ve gücünü yitirmesi anlamına gelir mi?
i
- global cities
- Housing Education Research and Advisory Center HERA-C
- International Association for People-Environment Studies (IAPS)
- Forum : Habitat in Developing Countries
- HABITAT - United Nations Center For Human Settlements (UNCHS)
- European Network for Housing Research
- Environmental Design Research Association
- Urban Age



