E
30 Eylül 2010 Perşembe
KENT BİZİM EN KARMAŞIK BULUŞLARIMIZDAN BİRİ..
İstanbul'da kıyıya köşeye itilmiş ve halen itilmekte olan büyük insan yığınları, iletişim araçlarının denetimini ellerinde tutarak sahne arkasında görünmez bir biçimde ya da çok uzakta çalışan insanların yönlendirdiği simgelerin ve basmakalıp sözlerin etkisi altındadır.Bu insanları bu kadar ötekileştirirken, hala onlar üzerinden propaganda yapılıp, konut satışlarında rant sağlanması ne kadar yanlıştır?
Toplumun en temel hücresi olan barınma hakkı, kapitalizmin elinde oyuncak olmaya başlamış ve tüketim nesnesi olmuştur. Gelişen teknolojiyle tek tip, fabrikasyon konutlar üretilmeye başlanmıştır.Ev Kavramı, insanın kendini bulduğu mekanlardan çıkmış, tamamen gelip geçici olan mekanlara dönüşmüştür. Bugünkü konut tipolojisindeki evler, atalarımızdan aşina olduğumuz baba ocağı, bir yuva olmaktan çıkmıştır.Bu ise akrabalık bağlarının zayıflamasını, komşuluk değerlerinin kaybolmasını ve toplumsal dayanışmanın geleneksel temelinin zayıflamasını doğurmuştur. "Günümüzdeki konut tipolojisinin insan tipolojisi üzerindeki yarattığı bu negatif etkinin önüne geçmek mümkün müdür yoksa geç mi kalındı? Konut morfolojisinde kaybedilen değerler yerini güvensizliğe, korkuya, huzursuzluğa bırakmıştır. Konutların etrafını çevreleyen yüksek duvarlar,çitler, teller kimi kimden korumaktadır?
Örneğin bugün kentsel dönüşüm adı altında soylulaştırma diye tabir ettiğimiz bir sürü düzenleme yapılıyor.(Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat-Ayvansaray vb.) Kendine has kültürleri olan oralarda yaşayan halk kent için bir tehdit midir yoksa çeşitliliğin getirdiği bir kültür zenginliği midir?
Sürdürülebilir konut sorunu; Teknolojik gelişmelerin artışıyla doğal kaynaklar tükeniyor, insanların ihtiyaçları artıyor, ekonomik dengeler değişiyor. İnsanın barınma ihtiyacını hem kendine hem de doğaya en zararsız şekilde sağlaması çabaları sürdürülebilir mimarlık kavramını doğurmuştur. Ancak ülkemizde bu durum yeterince önemsenmiyor. İstanbul gün geçtikçe havaya karışan gazlar ile; betonlaşan yeşilliği ile, harcanan gereksiz enerjiler ile tehlike saçıyor. İstanbul'da sürdürülebilir konut akımı oluşursa; konutun tüketim nesnesi olma kavramını iyi yönde değiştirebilir mi?
KONUT-KENT VE GELECEK İSTANBUL
‘‘Varoluş-oluş-yokoluş’’ sürecinin kozmos’un her köşesinde evrensel bir kanun niteliğinde tekrarlandığını düşünürsek,her şeydeki ‘’hayat’’ın mikro ölçekten makro ölçeğe kadar kaçınılmaz bir sürecin içerisinde kendini tekrarladığını görürüz.Oluş süreci içerisinde kurduğumuz kentler zamanın şartlarına cevap veremez duruma geldiğinde sonuç,hazin bir yokoluş ve hemen ardından gelen bir yeniden varoluş olur.
Yeni bir yokoluşun eşiğinde olan İstanbul artık zamanın ihtiyaçlarına cevap veremez duruma gelmiştir.Endüstri devrimi ile müthiş bir ivme kazanan ekonomik kalkınmanın, insan nüfusunun belirli noktalarda yoğunlaşmasına ve şehirlere doğru bitmek bilmeyen bir göçün olmasına sebep olması ile konut ihtiyacına cevap verememiş olan kent, kendi haline bıraktığı yeni sahiplerinin oluşturduğu,adeta bir kanser hücresi niteliğinde olan kötü ve niteliksiz konutlarla karşı karşıya kalmıştır.İşte İstanbul bu durumda yeni bir doğuşa ihtiyaç duymaktadır.Bu niteliksiz konutların ortadan kaldırılması ve önümüzdeki yüzyılların ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni kent planlaması ve konut tiplerinin geliştirilmesi gerekmektedir.
Yeni kentsel dönüşüm yasası, uygulama safhasında eski konut tipolojilerini ve üretim modellerini uyguladığı takdirde sağlıklı bir sonuca ulaşamayacaktır.Plan geleceğe yönelik yapılmalıdır;popüler deyimiyle sürdürülebilir kentler kurmak bir zorunluluk haline gelmiştir.Bu değişim klasik anlayıştaki devlet eliyle yani T.O.K.İ stratejisiyle oluşturulan bir sistemle gerçekleştirilemez. Tarihteki deneyimlerimize dayanarak şu söylenebilir ki; endüstri çağını aşıp enformasyon çağına geçmiş olan yeni dünya, gerek yönetimsel gerekse ekonomik anlamda bir dönüşüm geçirecektir.İşte bu dönüşümler içerisinde doğru öngörülerle doğru konut tiplerinin,kent planlarının ve bunları hayata geçirecek üretim stratejilerinin tasarlanıp hayata geçirilmesi gerekmektedir.
İstanbul’un ya doğa tarafından (beklenen deprem ile) yada bizim tarafımızdan (kentsel dönüşüm ile) hastalıklı hayatına son verilecektir ve yeni bir yaşam senaryosu oluşturulacaktır.Her iki durumda da kent bizden ziyade geleceğin insanlarının olacaktır ve onlara göre tasarlanmalıdır.Bu durumda sorulması gereken sorular şunlardır;
1.Mevcut konut tipolojileri geleceğin İstanbul’u için sürdürülebilir bir karakterde midir?
2.Yeni kent için mevcut planlama ve uygulama süreçleri ne derece verimlidir?
3.Marka değeri taşıyan İstanbul için İstanbul’a has çağdaş konut tipleri nasıl oluşturulabilir?
4.İstanbul’a güzelliğini veren coğrafyasının korunması ve canlandırılması yeni kentin tasarımında ne şekilde gerçekleştirilebilir?
5.Önümüzdeki yüzyılda kente olacak göç ne ölçüde ve ne karakterde olacaktır?
6.Yeni konut yapısı tarihi değer taşıyan dokulara nasıl entegre edilecektir?
7.Semt yoğunlukları ne derecede olmalıdır?
8.Yeni ulaşım sistemlerinin yeni konut bölgeleriyle ilişkileri nasıl sağlanabilir?
9.Kentin sosyo-ekonomik ve demografik yapısıyla ilgili nasıl bir strateji izlenmelidir?
10.Bu kent ne kadar zamanda kurulabilir?
Heysem Suhan BEYAZTAŞ
TARİHSEL SÜREÇTE KONUT VE KENTSELLEŞME KAVRAMLARI ÜZERİNDEN GÜNÜMÜZ KONUT-KENT PROBLEMLERİ
İnsanoğlu M.Ö 10.000'li yıllarda ilk kez yerleşik hayata geçmiş, M.Ö 7000'li yıllarda ise ilk sosyal üniteler olan konutları üretmişlerdir. Onları yerleşik hayata geçiren ve birlikte yaşamaya yönlendiren en temel olguyu incelediğimizde; bireylerin barınma eylemini gerçekleştirecekleri konutlara ve kendi varlıklarını deneyimlendirecekleri bir varlık alanına, topluma ihtiyaç duyduklarından bahsedebiliriz. Öyle ki bu nitel ve nicel ihtiyaçlar kentlerin kurulmalarına kadar geçen süreç içerisinde toplumlaşma bilinciyle beraber tekilden çoğula doğru yaşanan sosyal evrimi tetiklemiş, toplumlardaki organik dayanışmayı bir araya getirmiş ve daha karmaşık dinamikleri barındıran kentlerin oluşumuna zemin hazırlayabilmiştir.
Çağlar boyunca medeniyet kavramının sembolü olan kentler; kültürel, sosyal, ekonomik ve politik gelişmelere paralel olarak değişim göstermiştir. Bununla birlikte temel barınma işlevine sahip olan konut kavramı da gelişmiş, çevresi ile birlikte bir kentsel yaşam ortamının parçası olmuştur. Bu oluşum sürecinde kent-konut arasındaki ilişki, sosyal ve fiziksel bir problem olarak ön plana çıkmaya başlamış, değişen kent dinamikleriyle beraber planlamanın yeniden değerlendirilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bugün hızla gelişen teknolojinin ve değişen toplumsal değerlerin, yeni ihtiyaçları ve yaklaşımları ortaya çıkarması bu sürecin hala devam ettiğinin bir göstergesidir.
Günümüzde de gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin büyüyen kentleri, konut sorunuyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Türkiye’de ise hızla artan nüfus artışı ve kontrol edilemeyen göçler birçok sorunu beraberinde kentlere getirmiştir. Yeni kurulan ve sanayi alanında hızla gelişen bir ülkenin, bu problemlere karşı aldığı kentsel politikalar elbette kentlerin gelişiminde önemli etkenler olmuştur. Bu politikaların doğru ve zamanında uygulanıp uygulanmadığı gerçeği, kentlerde görülen sağlıksız konut alanlarının varlığıyla anlaşılabilir.
Türkiye’nin en büyük metropol kentlerinden olan İstanbul da, göçlerle birlikte kente gelen çoğu dar gelirli nüfusun, kamu ve bir başkasına ait araziler üzerinde, kendi imkanlarıyla plansız gelişen yaşam alanları üretmeleri ve kentsel politikaların yeni kentlilerin kentle olan ilişkilerine cevap vermemesi bu sorunları gündeme daha çok taşımaktadır. Bu alanlarda sonradan uygulanan çoğu kentsel politika ve üst ölçekte alınan, (oranın sosyo-kültürel yapısıyla temas etmeyen) kentsel dönüşüm projeleri, içi boş fiziksel bir kabuk olmaktan öteye gidememiştir. Örnek olarak; son zamanlarda Süleymaniye, Tarlabaşı, Tophane ve Sulukule semtlerinde uygulanan kentsel dönüşüm adı altında yapılan çalışmalar bu bölgelerin iyileştirilmesini mi, yoksa bir ‘’Soylulaştırma’’ çalışması mı olduğunu açık bir şekilde ortaya koyamamaktadır. Öncesinde kurulan ve tarihle katmanlaşmış bir kültürün var olduğu yerleşimin, toplumun çoğul bilincine karşılık öznel yorumlarla düzenlenmesi ve buradaki toplumsal dinamiklerin yok sayılarak, bir temizleme (iyileştirme(!)) çalışması yapılması da ne kadar doğru bir anlayıştır tartışılmaktadır.
Kentlerde artan nüfusu karşılamak amacıyla oluşturulan kitlesel konut anlayışının kentle ilişkisinin sağlanması da önemli bir diğer problemdir. Devlet kurumlarıyla hızlı ve ekonomik üretilen toplukonut anlayışı, tek düze birbiri arkasında sıralanan, beton bloklar olarak yükselmeye ve İstanbul siluetinin bir parçası olmaya devam etmektedir. Ayrıca kamu alanlarıyla ilişkilerini koparan korunaklı yerleşimler de kentteki mekansal ve sosyal ayrışmanın yaşanmasının başka nedenidir.
Bu problemlere yönelik gelecekte alınacak politikalar, zengin tarihi ve kültürel katmanlarıyla dünyanın büyük metropol kentlerinden biri olan İstanbul da kentin geleceğini etkileyecek kritik hamleler olacaktır. Bu süreç içerisinde kent ve konut sorunu üzerinde toplumsal bilincin gelişmesi ve karar vericiler başta olmak üzere biz mimarların da önemli sorumluluklar alması gerekmektedir.
ERDEM DOKUZER
ÇOK KATLI GECEKONDULAR SAHNESİ
Tüm karmaşıklığıyla İstanbul, konuttan başlayarak, insan ve mimarinin kesiştiği bu geniş arayüzde varolma, kent olma çabasında. Düşünün ki; Bir konut kentin bir izdüşümüdür. Kenti yansıtan bir öğe olarak konut ise, insan hayatının merkezindedir. Öyleyse insanca yaşamak, kentin farkındalığı bununla ilişiktir.
Bir laboratuvar olarak İstanbul'a baktığımızda; merkezden uzak alanlarda yeni yerleşimler önerilerek merkezdeki yoğunluk azaltılmaya çalışılıyor (işe yararlığı tartışılır). Fakat, sanayi ve konutun iç içe oluşu, konutları kentten koparıyor (örneğin Küçükçekmece). İş alanlarına yakın olsun diye hınca hınç konut doldurulan kentler, koskoca evreni '4 duvara' küçültüp, kenti unutturuyor. Mekan kavramının yalnızca etrafı sarılı bir boşluk olarak algılanması, insanın gelişim sürecinde gelinen son nokta mı olmalıdır? OYSA (!) sahne arkasındaki, bulutlar ile komşu konutların bilinçsizce arttırılması ve kapalı sitelere dönüşmesi yerine, mevcut konut sayısı ile daha nitelikli konutlar üretmenin doğru olduğu kanaatindeyim.
Peki çarpık kentleşmenin çözümü nedir? Ekonomik yetersizliğin kenti gecekondulaşmaya iten en önemli etken olduğunu biliyoruz. Demek ki ekonomik ve nitelikli (!) konutlar hayata geçirilmelidir. Sürdürülebilirlik, yenilenebilirlik kavramlarının irdelenerek, sıkış(tırıl)mış, tanımsızlaşmış konut dokusuna getirilecek çözümlerin, yaşam kalitesini arttırırken, insan ilişkilerini de geliştireceğini düşünüyorum. Çünkü kentteki trafik, nüfus sorunu, hatta insan psikolojisi büyük oranda konut sorunu ile ilişiktir. Konutun ele alınması, kent kavramı adına, bu sorunları direk etkileyecektir.
Yaşayan bir organizma olan kent karşısında, dünde varolanın olduğu gibi geleceğe taşınması beklenemez. Kentsel dönüşüm bir şekilde gerçekleşecektir. Önemli olan, yeninin eskiye nasıl entegre edildiğidir, mevcut dokuyla ilişkisidir. Bunun için de konutun, kent sorunu olarak ele alınması, kamusal alanların konut ile etkileşmesi, konutun kente kazandırılması da aynı ölçüde önem taşımaktadır.
Aslında kentin havasını, kültürünü, insanını kirleten, görmezden gelinen konut alanlarının, alternatif merkezlere dönüştürülmesi fikri İstanbul'un kent kimliğini yaşatabilir. Çünkü eskiyen yaşama alanları terkedilmeye, varolma çabasındaki kentlerse tüketilmeye mahkum değildir.
Çağın Tanrıverdi
KENTTE KONUT ve YANILSAMALAR
Konutun sözlük anlamına baktığımızda karşımıza şöyle bir tanım çıkar: ‘’İnsanların içinde yaşadıkları ev, apartman vb. yer, mesken, ikametgâh’’.
Günümüzde konut, içerisinde çok daha fazla kavramı taşıyan bir olguya dönüşmüştür. Kişinin evi yaşadığı yer anlamına gelmesinin yanı sıra; gündelik hayatındaki sığınağı, sosyo-ekonomik yapıdaki statüsü, kendisinin simgesi ve birçok psikolojik ve sosyal özellikleri olan insanların yaşadıkları çevreyle olan duygusal ilişkilerinin olduğu yerdir. Konutu insanın yuvası haline getiren en büyük faktörlerden biri de içinde barındırdığı sosyo-ekonomik yapıdaki statüsü, kişinin kendisinin simgesi ve psikolojik&sosyal özellikleridir. Yaşadığımız şehir olan İstanbul’u bir laboratuar olarak ele aldığımızda,bu şehir kozmopolit yapısı ile en uç örnekleri gözler önüne seriyor; en üst gelir grubundan en alt gelir grubuna, farklı din ve kültürlerden oluşan bir karma…
Yaşam standartlarının ve tüm statü kavramlarının hızla değiştiği, kendini tükettiği bu yüzyılda, çağımızın çevre problemlerinin de eklenmesi ile yapılar ve konutlar da yeni kavramlar çerçevesinde üretilmeye başlandı. Bu kavramların başlıcaları: ‘’sürdürülebilirlik’’, ‘’çevre dostu yapılar’’, ‘’kentsel dönüşüm’’… “Sürdürülebilirlik” kavramı, siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik, yönetsel vb. birçok boyutla birlikte ele alınarak üzerinde irdelemeler yapılması gerekilen bir kavramdır. Ancak bu bütüncül yaklaşım ile sorunların ortaya çıkış nedenlerinin ve gelişim süreçlerinin incelenmesini sağlanabilir ve konumuz olan mimarinin toplumla olan ilişkisinin önemini diğer meslek dalları ile birlikte ele alarak ortaya koyabilir. Konutların mimari yapı olmasının yanı sıra sosyo-ekonomik yapıdaki statüsü, kişinin kendisinin simgesi ve psikolojik&sosyal özellikleri taşıyan kavramlar olması sebebiyle, değişimin ve tüketimin zirvesinde yaşadığımız bu yüzyılda konut mimarisinin de sürdürülebilir olması, bu çılgın tüketim anlayışının egemen olduğu dönemde vazgeçilmez bir gerekliliktir. “Sürdürülebilirlik” kavramı buna bağlı olarak, sadece fiziki yapının değil, sosyal ve kültürel yapının da iyileştirilmesi sürecinin bir aracı olarak yorumlanmalıdır.
Şehirlerdeki konut yapımı pek çok disiplinin bir arada çalışması ve sürdürülebirlik kavramı eksenindeki araştırmaların çerçevesinde üretilmesi yaklaşımında olmalıdır. Bu yaklaşım çok boyutlu “yaşam kalitesi” düşüncesinin bir parçası olarak düşünülebilir. “Yaşam kalitesi” kavramı, çok geniş bir alana yayılan “yaşanılır çevre” hedefleri paralelinde değerlendirilmelidir.
- - Sürdülebilirlik anlamında konutta kentsel dönüşümleri mercek altına aldığımızda, soylulaştırma kavramı nasıl algılanmalıdır?
- - Farklı sosyo-ekonomik yapıdaki grupların statü temsili olarak kabul ettikleri konut yapılarının, üst gelir gruplarına doğru çıktkça kendi içlerine kapanmış kaleler oluşturmaları kentsel bir tehdit midir?
- - Soylulaşmanın sonucu olarak, alt gelir gruplarının daha zor yaşam şartlarına itilmeleri üst gelir gruplarının da kapalı ve kente ihtiyaç duymayan yaşam formları benimsemeleri sürdülebilirlik açısından mümkün müdür?
Özge Çağlar
i
- global cities
- Housing Education Research and Advisory Center HERA-C
- International Association for People-Environment Studies (IAPS)
- Forum : Habitat in Developing Countries
- HABITAT - United Nations Center For Human Settlements (UNCHS)
- European Network for Housing Research
- Environmental Design Research Association
- Urban Age