E

Konut- İnsan İlişkisi konut ve kent Sosyal Ayrışma kentsel dönüşüm soylulaştırma tüketim nesnesi olarak konut alt gelir grubu göç kapalı site kapalı siteler kentsel algı kentsel yaşam rota Ait olma durumu Toplu Konut algı barınma-yaşama fiziksel sınır gecekondu genişleyen konut sınırı konut niteliği konutun tüketimi sosyo-ekonomik statü sınır Özel - Kamusal Sınırı çarpık kentleşme Kamusal Omurga Çeperinde Konut Sosyal Adalet Toplum-Kent İlişkisi durak dışlanmışlık etkileşim gelecek tasarımı hafıza kamusal alan kent çeperleri kültür katmanı mahremiyet metropol sosyal eşitlik sürdürülebilirlik toplumsal sınır yap-sat yaşam kalitesi üst gelir grubu ütopya 3. boyutta mülkiyet Bellek Ekosistem Kent ile Konutun Kesiştiği Alanlar Kentin Yatay ve Düşey Arayüzleri Kentli Hakkı Kentsel Doku Ne Yönde değişiyor/Değişmeli Kişiselleşme Kolektif Bellek Korunaklı Yerleşimler Metropolde Konut İhtiyacı anlam beden deneysel konut dinamik konut disiplinler arası yaklaşım distopya dönüşüm düşeyde yükselme ekonomi ekonomik strateji evsiz farklı kültürler fonksiyon future systems geleneksel kavramlar gelir kutuplaşması genius loci geçirgenlik geçmiş ve şimdiki gobi-gobi görüngü gündelik hayat istanbul istanbul'da yaşam kamusal - özel aralığı kamusal eşik katmanlaşma kent bileşenleri kent karakteri kent merkezi kentli kentsel boşluk kimlik konut sloganları konut tipolojileri korunaklı konut küresel kentler mahalle olgusu marka projeler mekan mekan antropolojisi mevcut modeller moda monotonluk müdahale norm okumalar reklam residence resilin sentetik mekanlar simülasyon sokak-konut ilişkisi sosyal entegrasyon soyutlanma su-kent sürdülebilirlik tanımlı mekan tasarım projeler toplumsal mekan tüketim çılgınlığı yeni konut siteleri yuva zoning Öbekleşme çok kültürlü kent üretim

30 Eylül 2010 Perşembe

ÇOK KATLI GECEKONDULAR SAHNESİ

Son yıllarda yadsınamayacak derecede çok göç alan kentlerin, bugün kesin sınırlarının olduğunu söyleyemiyoruz. Kırsaldan kente insan göçü, kentin de 'büyüme' adıyla kırsala gidişini doğuruyor. İstanbul, bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak beliriyor.

Tüm karmaşıklığıyla İstanbul, konuttan başlayarak, insan ve mimarinin kesiştiği bu geniş arayüzde varolma, kent olma çabasında. Düşünün ki;
Bir konut kentin bir izdüşümüdür. Kenti yansıtan bir öğe olarak konut ise, insan hayatının merkezindedir. Öyleyse insanca yaşamak, kentin farkındalığı bununla ilişiktir.

Bir laboratuvar olarak İstanbul'a baktığımızda; merkezden uzak alanlarda yeni yerleşimler önerilerek merkezdeki yoğunluk azaltılmaya çalışılıyor (işe yararlığı tartışılır). Fakat, sanayi ve konutun iç içe oluşu, konutları kentten koparıyor (örneğin Küçükçekmece). İş alanlarına yakın olsun diye hınca hınç konut doldurulan kentler, koskoca evreni '4 duvara' küçültüp,
kenti unutturuyor. Mekan kavramının yalnızca etrafı sarılı bir boşluk olarak algılanması, insanın gelişim sürecinde gelinen son nokta mı olmalıdır? OYSA (!) sahne arkasındaki, bulutlar ile komşu konutların bilinçsizce arttırılması ve kapalı sitelere dönüşmesi yerine, mevcut konut sayısı ile daha nitelikli konutlar üretmenin doğru olduğu kanaatindeyim.

Peki çarpık kentleşmenin çözümü nedir? Ekonomik yetersizliğin kenti gecekondulaşmaya iten en önemli etken olduğunu biliyoruz. Demek ki
ekonomik ve nitelikli (!) konutlar hayata geçirilmelidir. Sürdürülebilirlik, yenilenebilirlik kavramlarının irdelenerek, sıkış(tırıl)mış, tanımsızlaşmış konut dokusuna getirilecek çözümlerin, yaşam kalitesini arttırırken, insan ilişkilerini de geliştireceğini düşünüyorum. Çünkü kentteki trafik, nüfus sorunu, hatta insan psikolojisi büyük oranda konut sorunu ile ilişiktir. Konutun ele alınması, kent kavramı adına, bu sorunları direk etkileyecektir.

Yaşayan bir organizma olan kent karşısında, dünde varolanın olduğu gibi geleceğe taşınması beklenemez. Kentsel dönüşüm bir şekilde gerçekleşecektir. Önemli olan, yeninin eskiye nasıl entegre edildiğidir, mevcut dokuyla ilişkisidir. Bunun için de konutun, kent sorunu olarak ele alınması, kamusal alanların konut ile etkileşmesi, konutun kente kazandırılması da aynı ölçüde önem taşımaktadır.

Aslında kentin havasını, kültürünü, insanını kirleten, görmezden gelinen konut alanlarının, alternatif merkezlere dönüştürülmesi fikri İstanbul'un
kent kimliğini yaşatabilir. Çünkü eskiyen yaşama alanları terkedilmeye, varolma çabasındaki kentlerse tüketilmeye mahkum değildir.


Çağın Tanrıverdi

mekan - kültür - beden

ön sorgulamalar – gülşah aykaç

Kentsel konut bugün benim için şunu ifade ediyor: Hacimsel olarak tanımlanmış yaşama birimlerinin, ekonomik ve politik olarak tanımlanmış kent bölgelerindeki mevcudiyeti. Sonucu ise tanımlanmış steril ve kazançlı alanlar ile tanımlanmış toplumsal sınırlar...

Çekirdek birimden topluma:
İnsanı, doğal koşullardan koruyacak yapılı çevresini oluşturan bir ‘ev’ i çekirdek birim olarak ele alacak olursak; çekirdek birimin günümüzdeki kurgulanışı, bireyi ‘toplumsal sınırlara’uyarlanma sürecine maruz bırakmaktadır. İki artı bir de standartize edilmiş beden nasıldır ?:
Mekan antropolojisi farklı kültürdeki insanların mekanı kullanma biçimlerini ele alır. Kültür, bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılan davranış biçimlerine yol açan değer, görüş ve algılardır. Kültür ve mekan kültürü küreselleşme ile geldiği durumda topluma nasıl yön verir ?:

Tarihsel ağı içinde bugün toplum; delilik, toplumsal cinsiyet gibi bazı konularda bilgiye açıldıkça kalıplaşmış ve ezberlenmeye meyil edilen bir sanal kültür içerisine de girmektedir. Bu kalıplaşma toplum düzenini sağlamaktadır. Düzenin karşılığı kişilerin temassızlığına dönüşür. ‘Modern’ kent, birbirine saygılı ve birbiriyle temassız bireyler için ‘tasarlanır’. Bu tasarlanma durumu başlangıçta ifade ettiğim tanımlanmış kelimesinin karşılığıdır. İnsanın kendinden ve diğer insanlardan uzaklaşması anlamına gelir. Tanımlanmış, düzenli kent kültürü Avrupa ve İstanbul’da yaygınlaşmaktadır. Peki başka kültürler ve başka zamanlarda ‘toplumsal mekan’ nasıldır? Kentsel konut nasıldır ?...

Temassızlık ve düzen yarattığını düşündüğüm için eleştirdiğim moderleştirme durumunu, sosyalist ülkelerde monarşik düzene varılmadan önce; ya da kavramsal olarak var olduğu haliyle de düşünmek gerek. Üstün olma eşit olma. Öteki olarak bakmak; öteki kültür, öteki dilden öteki eve kadar, yani yan komşumuza kadar gelmiş durumda. Eşit olma durumu kentsel konutların nasıl organize edilmesiyle sağlanır ?

Çekirdek birimden insana:
Çekirdek birimlerin kendi içlerinde ve bir araya gelerek yarattıkları sosyal psikolojik durumlar neler olabilir? Yeni bir mekan kültürü yaratmanın sınırı var mıdır, nedir?:


Mekanı tanımlayan bedenin ev’ini oluşturmasındaki etken; kültürdür. Beden, davranışlarını belirleyen ve kişiliğini oluşturan etnik etkiler ile kendi mekanını yaratır.
Öteki taraftan mekan dikte edebildiği şeylerle kültürü etkileyebilir. Kolaylıkla verebileceğimiz bir örnekle; ‘hayat’ ı olan bir evde büyüyen kişinin davranışlarıyla, ‘4 artı 1 ’de büyüyen kişinin davranışları aynı değildir...


KENTTE KONUT ve YANILSAMALAR

Konutun sözlük anlamına baktığımızda karşımıza şöyle bir tanım çıkar: ‘’İnsanların içinde yaşadıkları ev, apartman vb. yer, mesken, ikametgâh’’.

Günümüzde konut, içerisinde çok daha fazla kavramı taşıyan bir olguya dönüşmüştür. Kişinin evi yaşadığı yer anlamına gelmesinin yanı sıra; gündelik hayatındaki sığınağı, sosyo-ekonomik yapıdaki statüsü, kendisinin simgesi ve birçok psikolojik ve sosyal özellikleri olan insanların yaşadıkları çevreyle olan duygusal ilişkilerinin olduğu yerdir. Konutu insanın yuvası haline getiren en büyük faktörlerden biri de içinde barındırdığı sosyo-ekonomik yapıdaki statüsü, kişinin kendisinin simgesi ve psikolojik&sosyal özellikleridir. Yaşadığımız şehir olan İstanbul’u bir laboratuar olarak ele aldığımızda,bu şehir kozmopolit yapısı ile en uç örnekleri gözler önüne seriyor; en üst gelir grubundan en alt gelir grubuna, farklı din ve kültürlerden oluşan bir karma…

Yaşam standartlarının ve tüm statü kavramlarının hızla değiştiği, kendini tükettiği bu yüzyılda, çağımızın çevre problemlerinin de eklenmesi ile yapılar ve konutlar da yeni kavramlar çerçevesinde üretilmeye başlandı. Bu kavramların başlıcaları: ‘’sürdürülebilirlik’’, ‘’çevre dostu yapılar’’, ‘’kentsel dönüşüm’’… “Sürdürülebilirlik” kavramı, siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik, yönetsel vb. birçok boyutla birlikte ele alınarak üzerinde irdelemeler yapılması gerekilen bir kavramdır. Ancak bu bütüncül yaklaşım ile sorunların ortaya çıkış nedenlerinin ve gelişim süreçlerinin incelenmesini sağlanabilir ve konumuz olan mimarinin toplumla olan ilişkisinin önemini diğer meslek dalları ile birlikte ele alarak ortaya koyabilir. Konutların mimari yapı olmasının yanı sıra sosyo-ekonomik yapıdaki statüsü, kişinin kendisinin simgesi ve psikolojik&sosyal özellikleri taşıyan kavramlar olması sebebiyle, değişimin ve tüketimin zirvesinde yaşadığımız bu yüzyılda konut mimarisinin de sürdürülebilir olması, bu çılgın tüketim anlayışının egemen olduğu dönemde vazgeçilmez bir gerekliliktir. “Sürdürülebilirlik” kavramı buna bağlı olarak, sadece fiziki yapının değil, sosyal ve kültürel yapının da iyileştirilmesi sürecinin bir aracı olarak yorumlanmalıdır.

Şehirlerdeki konut yapımı pek çok disiplinin bir arada çalışması ve sürdürülebirlik kavramı eksenindeki araştırmaların çerçevesinde üretilmesi yaklaşımında olmalıdır. Bu yaklaşım çok boyutlu “yaşam kalitesi” düşüncesinin bir parçası olarak düşünülebilir. “Yaşam kalitesi” kavramı, çok geniş bir alana yayılan “yaşanılır çevre” hedefleri paralelinde değerlendirilmelidir.

- - Sürdülebilirlik anlamında konutta kentsel dönüşümleri mercek altına aldığımızda, soylulaştırma kavramı nasıl algılanmalıdır?

- - Farklı sosyo-ekonomik yapıdaki grupların statü temsili olarak kabul ettikleri konut yapılarının, üst gelir gruplarına doğru çıktkça kendi içlerine kapanmış kaleler oluşturmaları kentsel bir tehdit midir?

- - Soylulaşmanın sonucu olarak, alt gelir gruplarının daha zor yaşam şartlarına itilmeleri üst gelir gruplarının da kapalı ve kente ihtiyaç duymayan yaşam formları benimsemeleri sürdülebilirlik açısından mümkün müdür?


Özge Çağlar


KENTSEL KONUT YENİDEN, BUGÜN, İSTANBUL



Bugün İstanbul’da ki yapılaşma tavırlarını incelediğimde beynimde zigzaglar çizen düşünceler beliriyor. Kentsel konutlarda, kullanıcının istek ve gereksinimlerine eksiksiz cevap verebilmek bir yana kullanıcıyı yoran konutlar mevcut. Bunun yanı sıra, farklı yaşam biçimleri sunan konut çeşitleri de(satışa yönelik) rövanşta.

Toplumun belirli tabakalarına hitaben, yine mimar eliyle örgütlenmiş yeni yaşam biçimlerine reklamlarla özendirilerek(!), yap-satçılığın gelişmiş bir modeli olan ve düşeyde yükselen kapalı, içe dönük siteler maalesef talep görmekte. Kullanıcıya yönelik gelişmiş çözümler üretmek yerine bu dayatma biçiminin, insan yaşamını sosyo-kültürel bağlamda etkilediğini düşünmemek elde değil. Öyleyse kentsel konut bugün hangi süreçlerden geçerek bugüne geldi? Yap-özendir-sat sistemi yeni bir mimari akım mıdır? Yoksa başka bir akıma tepki olarak mı doğmuştur? Süreci incelediğimde, Osmanlı’nın batıdaki gelişmelere ayak uyduramaması, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ki dönemlerde batı dünyasının ekonomik düzeninin takip edilmesi, Marshall yardımı ile tarımda makineleşmenin başlaması ve bunu kırsal alandan kente göçe zorlayan sürecin izlemesi maalesef kentlerin fiziki yapısının değişmesini ve mimarlığın geleceğini etkilemiştir. Bu bağlamda; ekonominin olanaksızlığının yanı sıra, mimarlığın yönlendirmesine izin vermeyen Kat Mülkiyeti Kanunu ile boy gösteren yap-satçılık ile katmanlaşmış toplumların taleplerine cevap aramış ve kentsel konutun dramatik geleceği hazırlamıştır. Ayrıca konutların yıllarca kamu yapılarının gölgesinde kalması, ancak ve ancak 1960larda önem kazanan mimari alanlar arasında yer alması da kentsel konutun bugünkü vasfında önemli bir yer tutmaktadır. Bugün yeniden kentsel konuta bakıldığında ise, kullanıcıya sıklıkla dayatılan öneriler içinde pivotal bir yere sahip toplu konutların en gelişmiş modeli kapalı siteler göze çarpıyor. Hatta düşeyde yükselen bu konut gruplarında bugünlerde ekolojik yaklaşımlar da çok moda. 1950lerde A.B.D. ile ilişkileri “modernleşmek” çerçevesi altında arttırarak, yozlaşan kültür ile mimari bağlamda ve birçok alanda göz ardı edilen konuları şimdilerde “enerjisini üreten bina” adı altında sunmayı ben nacizane, problem yaratıp problem çözmek olarak nitelendiriyorum.

Özetle kentli olmaya yönelmiş toplumsal yapı içinde mimari tipolojinin de genişleyip ayrıntılanması, yapı talebinin, her kategoride değişen bir hiyerarşi içinde ortaya çıkmaya başlaması ile aynı kategori içinde farklı düzeyler oluşmasına sebep vermiştir. Bu katmanlaşmaya, mimarlar tarafından sunulan tasarım eğilimlerinin devinimi kentsel konutta bugün gelinen noktanın, salt konut için ideal(?) çözümler olması, teknolojinin tüm girdilerinden yararlanılması ve birbiri içine geçmiş kültürlerin ayıklanarak kültürler arası set çekme prensibiyle, soyutlanmış, içe dönük yaşantı örgütlemek olmaması gerektiğini düşünmekteyim.

Hande GÜNER

KAPANA KISILMIŞLIK İLE DIŞLANMIŞLIK KAVRAMLARI ÜZERİNDEN KONUT

Günümüzün ençok konuşulan konularından biri gecekondu bölgelerinin dönüşümü ve dönüşüm adı altında yaşanan rant yarışlarıdır. 50lili yıllardan bu yana gecekondu kavramı da gecekondululuların özellikleri de kendi içinde değişmektedir. Köyden kente göçen toplulukların homojen grup özelliği taşıdıkları düşünülmüştür. Kentli olmakla köylü olmak arasında gidip gelen, köylü yaşam tarzını kentte devam ettirirken, kent hayatını kültürüne sokmaya çalışan büyük bir topluluk olarak görülmüşlerdir. Artık homojen olmadıkları biliniyor ve gecekondu varoş adına evrimleşerek, dışlanmaya devam etmektedir. Bir yanda “varoşlu” kavramının altı pislik içinde yaşayan, güvenli olmayan suça meyilli insan karakteri ile doldurulurken, diğer yanda bu topluluktan kendini uzak tutmak, güvende olduğunu hissetmek isteyen insanların kapalı sitelere kendilerini hapsetmeleri vardır.

Özel güvenlikli ve etrafı duvarlarla çevrili, çoğu ihtiyacın kendi içerisinde karşılandığı bu sitelerdeki insan psikoljisi ile aynı şekilde gecekondu mahallerinde yaşayan düşük gelirli insan grubunun psikolojisi arasında benzerlikler olduğu kanaatindeyim. Burada sorulacak soru, “bu benzer psikolojinin altında yatan nedenler nelerdir?” olacaktır. Bu psikolojik durumu tetikleyen reklam çalışmalarıda mevcuttur. Günümüz toplu konut yapımında çalışan firmaların reklam kampanyaları; farklılaşma çabasına daha doğrusu konut görünümü üzerinden soylulaşma çabasına; güvenlik sorunu göze batırılarak, korunma içgüdüsünün duvarlar arkasına gizlenerek giderilmesine, tembelleşen ve komşuluk ilişkilerinden uzaklaşan çekirdek ailelerin kolayca ve çaba sarfetmeden hayatını idam etmesini site içinde alışveriş, spor salonu, yeşil alanlar vb. sunarak altyapı hazırlamaktadır. Bunun karşısında “gecekondu” insanı bu altyapı hizmetlerinden, güvenlik çalışmalarından yoksun olduğu halde nasıl oluyorda farklı koşullar altında aynı duyguları paylaşabiliyor? Bu benzeşmeyi duvarlar yaratır; birinde somut olarak görülen duvarlar varsa diğerinde soyut duvarlar vardır ama duvarları yaratan kesim bu iki gruba da dahil olmayan üçüncü bir gruptur. Bu üçüncü grup kimdir? Gecekondulu ile site sakini arasında psikolojik benzerlikleri aslında farklılıkların ittiği ve üçüncü grubun altyapı sağladığı konumlar oluşturur. Artan gelir uçurumu iki grubu kendi içlerine iterken, bir yandan da korunma içgüdüsüyle saldırgan olmalarına neden olmuştur.

Sonuç olarak sorulacak sorular üzerinden bir araştırma tasarımı yapılabilir. Konut alanındaki bu sosyal ve mekansal ayrışmanın nedenleri nelerdir? Bu ayrışmanın yarattığı farklı gruplar üzerindeki psikolojik benzeşmeler ve farklılıklar nelerdir ve hangisi ağır basmaktadır? Farklılıkların yada benzerliklerden ağır basanın bulunması ile araştırma tasarımı yönlenimini bulabilir ve benim önerdiğim, kapana kısılmışlıkla dışlanmışlık kavramlarının benzerlikleri üzerinden konut farklılaşması doğrulanabilir yada yanlışlanabilir. Ek olarak; kapalı konut olgusu kentli nazarında nasıl algılanmaktadır? Kapalı olma soyutlanma duygusu, korunma ve soylulaşma avantajları ile gözardı edilmesi ilerde ne gibi sorunlar doğurabilir? Konut kavramı sadece barınılan ev olmaktan çıkıp kapalı korunaklı toplu konut, site ile “ev” duvarlarını yıkıp site duvarları arasına genişlemiştir. Kapalı site adı altında kamusal alandan koparılan parçalarda ayrıcalıklı kişilerin kullanımına sunulan sosyal donatılar, rekreasyon alanlarının kamusal alana tekrar dahil edilmesi düşünülebilir mi ve sonuçları neler olabilir? Site sakini bu geri dahil edilmeyi “genişleyen konut” sınırına tecavüz olarak görür mü ve site veya korunaklı toplu konut daha içine kapalı halde evrimleşebilir mi?

Özlemnur Ataol

Konut Kent İlişkisi

Haldun İLKDOĞAN

MTS-Proje I

KENT KONUT İLİŞKİSİ

Kentler sürekli değişim ve gelişim içerisinde olan ve canlı bir organizma niteliği taşıyan, karmaşık organizasyonları barındıran bütünsel bir yapıya sahiptir. Her kent topoğrafik koşullar, ulaşım durumu vb. gibi unsurlar dolayısıyla fraktal bir gelişim ve genişleme potansiyeline sahiptir. Bu gelişimi zorunlu kılan etkenlerden biriside kentte yaşayan insan popülasyonudur. Doğumlarla, iç göçlerle sürekli artan bir yerleşim yerinde birçok donatı yetersiz kalmaktadır. Yetersiz kalan bir donatı unsuru da konut alanlarıdır.

Bir kent doğar, yaşar değişime uğrar, bu süreç içerisinde eski konutlar bakımsızlıktan ve kullanılmamaları durumundan dolayı köhneleşir, bir çöküntü alanı haline gelir. Sonuçta kent içerisinde mekansal ayrışmalar oluşmuştur ve bu kent mekanlarının bütünlüğünün bozulması anlamına gelmektedir. Bu durumdan kurtulmak için “Kentsel Dönüşüm” – “Kentsel Yenileme” projeleri hazırlanmakta ve uygulanmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak soylulaştırma ortaya çıkmakta ve bölge insanları- sosyo-kültürel, sosyo ekonomik durumları göz önünde bulundurulmayarak hazırlanan projelerle- yerlerinden edilmektedir. Özellikle son zamanlarda yoğunlaşan toplu konut kültürü, rant sağlamak amacıyla, düşük gelir gruplarının yaşam alanları üzerine yerleştirilmeye çalışılmakta ve bir kent içerisinde bu tür konutlaşma için yer arayışlarında öncelik bu tür yerler üzerinde olmaktadır. Sonuç itibariyle farklı gelir gruplarına cevap verebilecek sistemlerin olmayışı, alt gelir grubunun kent içerisinde yer bulmak amaçlı sürekli belli bölgelere doğru akışına neden olmaktadır. Bu noktada düşünülmesi gereken; yeni oluşturulan konutlardaki mekansal bellek durumu nedir, mekansal kimlik ne boyuttadır? Yani öncesinde yaşanmışlıkların olduğu, hatıraların bulunduğu bir noktanın tüm anılarını yıkarak yeniden inşa edildiğinde o mekanda ki geçmiş belleğin etkilerinin olup olmadığı, oluşan mekanların fonksiyonel ilişkileri ve kimliğinin ne durumda olduğu, yeni kullanıcıların mekansal belleğe ihtiyaçları, eski kullanıcıların durumu ve mekan kent ilişkisinde eski ile yeni arasındaki olumlu ve olumsuz yönlerin ne olduğu tartışmaya açık ve düşünülmesi gerekli bir konudur.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Kentsel Konut_Yeniden, Bugün, İstanbul

Mimarlığın değişmez ve en temel problemi olan barınma ihtiyacı, varlığını konutla ve konut üzerine yapılmış çalışmalarla sürdürür. Makro ölçekten değerlendirmeye başlandığında göze çarpan en can alıcı nokta; yeni yaşam eğilimleri (ki ne denli sosyal oldukları tartışılır!) dolayısıyla oluşmuş konut bölgeleri, özellikle de sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş site alanlarının kent içinde kentlinin dâhil olamadığı, yine mimar eliyle tasarlanmış uzun gölgeli sorun ve sorgu alanları oluşturduğudur. Öbekleşen yaşamlar, kendi sınırları içerisinde dışarıdan soyutlandıkları yaşantıyı oluşturmakta ve dışarıyla olan bağlarını ve ihtiyaçlarını gittikçe koparmaktadırlar. Burada sorulması gereken asıl soru, sınırlardan önce kent içinde kentlinin dâhil olmasının ve kullanmasının sınırlandığı alanların olmasının doğru olup olmadığıdır. Kentin düşey ve yatay ara yüzlerinde kentlinin dâhil olabileceği alanların sınırlandırılması, kentli olmakla sahip olduğumuz haklara bir saldırı sayılabilir mi? Bu ve buna benzer sorular ne kadar çoksa da verilecek cevapların aralığı o denli geniş olacaktır. Çünkü bu durum kişilerin kendi algılarına ve beklentilerine göre değişir. Yani sadece mimarlıkla değil sosyoloji ve psikoloji ile ilgili de bir olgudur. Kentli hakkı gibi bir haktan söz edildiği takdirde yapılması ve üzerine düşünülmesi gereken ne olabilir? Bu soruyu cevaplamaya, konutların kamusal alanla olan bağlarını sorgulamakla başlamak yerinde olacaktır. Şahısların özeli sayılan noktalara kamunun ne oranda dâhil edilebileceği denemesi, üzerinde çalışılmaya değer, beraberinde çok soruya gebe bir konudur. Konut özeli korunarak yatay ve düşey ara kesitlerde tasarımlanacak kamusal alanlar, kente katılması yatay ara yüzdeki niteliksiz ada boşlukları ya da kamusal omurgaların olası tüm çeperlerinde sınanacak konutlarla ya da yeni nesil yaşam üniteleriyle sağlanabilir. Bu ve buna benzer ön düşüncelerle ortaya çıkan daha sosyal bir toplum yaklaşımı idealine de varılabilir. Toplumdaki madden oluşan ayrışmalar, kendi dünyasını geri kalandan ayrıştırma bencilliğini kısmi oranda ortadan kaldırabilecek uzun vadeli bir çözümün başlangıcı da olabilir. Uyum yavaş bir süreçtir. Birbiri içine geçmiş bu akışkanlık vasıtasıyla dönüşüm süreçleri hızlandırılabilir mi? Ya da dönüşüm için direnci kıracak dirençler şart mıdır? Geliştirilen öneri, kimliği gereği bu gibi soruların cevaplarını öğrenmemize de yardımcı olabilir… Topluluk konutları, rezidans ve yeni yaşam bölgeleri mantığı, kentlinin kolektif bilincinde yalnız kendi bütünlüğü ve çevresine olan dışlanmışlığıyla, bütün bir kent diline ait imgeleri silmekte ve aidiyet duygusuna zarar vermektedir. Ekonomik politikalardan ötürü geçirdikleri standartlaşma evrimi ise durumun vehametini açıklamak adına yeterlidir… Tasarım kararlarını verirken yönlendirici olduğu öğütlenen yönetmelik gerekleri, düşünülmesi gerekenleri göstermekten ziyade yapım yöntemini tasarımcının keşfinden çıkarıp dayatmaktadır. Özellikle konut bağlamında değerlendirildiğinde, mimarın kendi idealize konut yaşantısı anlayışının işlerliğini deneyebileceği ve zorunlulukları da tasarım girdisine dönüştürme eğiliminin, içeriği gereği önündeki en büyük engeldir. Bu durum, daha küçük ölçeklerdeki konutlarda da standartlaşmaya gidildiğinin habercisidir.

- Kent içinde kentlinin dâhil olmasının ve kullanmasının sınırlandığı alanların olması, toplumu nasıl bir tepkiye iter?

- Toprağın yapı üzerinde değerlendirilecek kadar değerli olduğu bir dünyada, insanların giremediği toprak parçalarının yapılanması kentli haklarına bir saldırı mıdır yoksa bir gereklilik midir?

- Kentli hakkı gibi bir haktan söz edildiği takdirde yapılması ve üzerine düşünülmesi gereken ne olabilir?

- Birbiri içine geçmiş bu akışkanlık vasıtasıyla dönüşüm süreçleri hızlandırılabilir mi?

- Kent politikaları gereği dönüşüm için direnci kıracak dirençler şart mıdır?

- Topluluk konutları, rezidans ve yeni yaşam bölgeleri, kentlinin kolektif bilincinde ne yönlü imgeler oluşturur?

- Yönetmelikleri, sınırlarını test edecek ve geliştirecek, tasarımcıya dayatmadan ziyade girdi oluşturabilecek bir otokontrol sisteme dönüştürmek mümkün müdür? Ne gibi bir yapılanmaya sahiptir?

- Özel - kamusal ayrımı nerededir veya nerede olmalıdır?

- Şehir ve bölge planlamasında konut gibi her daim yaşayan bölgelerin öbekleştirilmesi gerekli midir ya da gerekliliği nedir?

NOT: KENT BAĞLAMINDA YAPILAN GENEL DEĞERLENDİRMELER OLUP İSTANBUL’ U DA KAPSAMAKTADIR.

Ali İSTİKBAL